Milliyet'teki işten çıkarmalar, yeni bir medya operasyonunun habercisidir
 28 Ağustos 2015, Cuma
 

Milliyet Gazetesi Ankara bürosunda çalışan gazeteciler Kemal Göktaş, Evin Demirtaş ve Sertaç Koç işlerinden atıldı.

Ülke yeni bir seçim sürecine savaş tehdidi ve keşmekeş içinde girerken, mesleklerini hakkıyla yerine getiren meslektaşlarımızın işten atılması çok şey anlatmaktadır.

Bu süreçte AKP medyaya yeni bir düzen vermek için çalışacak, güdümlü medya da AKP’nin halka yönelik zihin operasyonlarının parçası olacaktır.

Milliyet Gazetesi sahibinin dönemin başbakanıyla bir haber için yaptığı konuşmada “nasıl girdim bu işe, kim için” diyerek ağlaması herkesin hafızasındaki yerini korumaktadır. AKP, halk desteğini her geçen gün kaybettiğini gösteren kamuoyu yoklamaları ortadayken seçim sürecinde kendisi açısından medyadaki “olası sorunları” ortadan kaldırmak istemektedir. Bunu bilen ve içselleştiren AKP medyası “tenkisat” adıyla gazetecileri işten çıkarmakta, işlerinde kalanları da medyanın giderek niteliksizleşmesine neden olacak şekilde sindirmektedir.

Milliyet gazetesi, AKP’ye ve Demirören grubuna ağır gelecek kadar köklü bir gazetedir. Milliyet ismi hala Abdi İpekçi ile anılıyorsa bu, işten atılan ve hala çalışmakta olan gazeteciler sayesindedir. AKP’nin ve AKP’ye bağımlı sermayenin yok etmek istediği de asıl olarak budur.

Çağdaş Gazeteciler Derneği olarak işten atılan meslektaşlarımızla her türlü dayanışmayı göstereceğimizi ifade ediyor, gazetecileri sermaye karşısında güçsüz bırakan örgütsüzlük koşullarını aşmak için meslektaşlarımızı sendikal örgütlenmeyi güçlendirmeye ve ÇGD çatısı altında örgütlenmeye davet ediyoruz.

ÇAĞDAŞ GAZETECİLER DERNEĞİ GENEL YÖNETİM KURULU


 Bir cumhurbaşkanı savaş çığırtkanlığı yapamaz, basını tehdit edemez
 27 Ağustos 2015, Perşembe
 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, muhtarlarla yaptığı ve artık geleneksel hale gelen toplantıların sonuncusunda dün, yine muhalefete, sivil toplum kuruluşlarına, basına ve yazarlara tehditler savurdu.

Seçimlerin ardından 15 ilde 127 bölge “Geçici Askeri Güvenlik Bölgesi” ilan edilirken bazı ilçelere girişler yasaklanıyor, doğrudan halka yönelik şiddetin görüntüleri her geçen gün sosyal medyada ortaya çıkıyor.

Ülkenin bir kısmı savaş durumu yaşarken diğer kısımları ise AKP’nin neden olduğu felaketlerle boğuşuyor. HES’lerle talan edilen Karadeniz’de Hopa sele teslim oluyor, Ankara on dakikalık yağmurlarla sular altında kalıyor, ülke siyasi, askeri ve fiziki olarak keşmekeş içine sürükleniyor.

Tüm bu yaşananlar AKP’nin ülkemizi getirdiği durumu gösteriyor.

Bütün bunlara rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “partisi” AKP’nin 7 Haziran’da tek başına iktidarı kaybetmesi nedeniyle, gayri-meşru her iktidar sahibinin yaptığı gibi, hukuksuz şekilde yapılan “saray”ında, ülkenin can çekişir haldeki barışını, demokrasisini, ifade özgürlüğünü tehdit edebiliyor.

Bu Erdoğan’dan beklenmeyen bir şey değil. 13 senelik AKP iktidarı yüzlerce gazetecinin cezaevine gönderildiği, onlarca basın kuruluşunun kapatıldığı, medyaya yasaklar getirildiği, binlerce basın emekçisinin işsiz kaldığı bir dönemdir. Erdoğan’ın daha fazlasını istediğine kanaatimiz de tamdır.

Silahı “refahın sigortası” olarak gören, medya kuruluşlarını “kapısına kilit vurmak”, yazarları “mahkeme ve cezaevine koymak” ile tehdit eden ve “inşallah o günler yakındır” diyen bir cumhurbaşkanı hem savaş çığırtkanıdır hem de demokrasi düşmanıdır.

Erdoğan bilmelidir ki her seferinde çarpıtarak örnek verdiği Avrupa ülkelerinde bir cumhurbaşkanı kendisi kadar rahat savaş çığırtkanlığı yapamaz, medyayı ve gazetecileri bu kadar kolay tehdit edemez. Karşısında hukuku ve ifade özgürlüğünü savunan medyayı bulur.

Ve şunu unutmamalıdır ki bu ülkede barışı gerçekten isteyen milyonlarca insan ve halkın haber alma hakkını savunan, düşünce ve ifade özgürlüğüne gerçekten sahip çıkan binlerce gazeteci vardır.

 

ÇAĞDAŞ GAZETECİLER DERNEĞİ GENEL YÖNETİM KURULU



 Basın Kartı sansür ve basına saldırının dayanağıdır, kaldırılsın
 26 Ağustos 2015, Çarşamba

 

Basın Kartı yönetmeliği değiştirildi. Öncesinde basın meslek örgütü ve sendika tarafından belirlenen Basın Kartı Komisyonunun yapısı değiştirilerek Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğünün Komisyonda belirleyici olması sağlandı. Ayrıca gazete sahiplerinin ve üst düzey yöneticilerinin de Komisyondaki temsilinin önü açıldı. TRT ve AA’da çalışan ve gazeteci olmayanların, kimi bürokrat ve siyasetçilerin de basın kartı alması mümkün hale getirildi.

Bütün bunlar kamuoyunda tartışılırken Komisyon üyelerinin yapısı öne çıkarılarak meslek örgütü temsillerinin düşürüldüğü vurgulandı ve bu değişikliğin AKP bürokrasisinin bu alana müdahalesi olduğu tespiti yapıldı. Bu tespitlere “verili durumda” katıldığımızı belirtmeliyiz.

Ancak mesele bu kadar basit değildir.

Basın kartı, devletin gazetecilik alanını düzenleyen önemli bir aparatı olarak sansürün en işlevsel dayanağıdır. Bu kart, devletin uyguladığı sansürün genelleşmiş halidir. Basın kartı alabilmek için gereken ve “basın sigortası” olarak bilinen 5953 sayılı kanuna bağlı olarak çalışma hakkı, sermaye medyası tarafından gasp edilmekte, gazetecilerin özlük haklarını yasal güvenceye alan bu kanun işverenler tarafından zaten uygulanmamaktadır. Hal böyleyken “sarı basın kartı”, çoğu basın çalışanı tarafından başvurusu bile yapılamayan bir “ayrıcalık” haline dönüşmüştür. Bu ayrıcalık devletin onay verdiği bir mekanizmaya bağlanmış, gazeteci olmak basın kartı sahibi olmakla neredeyse eş tutulmuştur. Öte yandan devlet kurumları kendi akreditasyon kurallarını ayrıca işleterek basın kartını bile işlevsiz kılabilmektedir. Özellikle Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Genel Kurmay Başkanlığının akreditasyon uygulamaları, iliştirilmiş gazetecilik yaratma çabalarıdır ve basın kartının neden olduğu sansürün kapsamını daha da genişletmektedir.

Yeri gelmişken söylemeliyiz ki meslektaşlarımız arasında da bu tür bir kanaatin her geçen gün yaygınlaştığını görmek üzüntü vericidir.

Demokrasinin Türkiye’den daha gelişmiş olduğu ülkelerde basın kartlarının düzenlenmesi devletin değil basın çalışanlarınca oluşturulmuş örgütlerin elindedir. Gazeteciliğin belirlenmesi ve tanımlanmasında devlet değil bizatihi basın çalışanları belirleyici olmalıdır.

Basın kartı başından bu yana halkın haber alma hakkı ile bu hakkı gerçekleştiren gazeteciler arasına devletin girmesine neden olmuştur. Bu yönetmelik değişikliği ile bu gerçek katmerlenmiş, sermayenin basın kartlarını ve dolayasıyla “kimin gazeteci olduğunu” belirlemedeki rolünün önü açılmıştır. Ayrıca AKP bürokrasisi,  basın kartının verdiği sınırlı “ayrıcalıkları” elde etmek için bu karta da üşüşmüştür.

Gazeteciyi gazeteci yapan basın kartı değildir

Her şey bir yana, hatırlanmalıdır ki Metin Göktepe basın kartı olmadığı için gazeteci sayılmamış, izlemek istediği habere giderken abluka altındaki ilçeye basın kartı olmadığı için sokulmamış, ardından gözaltına alınmış ve polis tarafından öldürülmüştür. Göktepe’nin gazeteci olmasını “engelleyen”  basın kartı uygulaması basına yönelik saldırıların da meşruiyet zemini haline getirilmiştir.Bununla paralel olarak basın kartı, toplumsal olayları takip eden gazetecilere dönük polis saldırılarının da “hukuki” dayanağı yapılmıştır. Basın kartının varlığı polis saldırısını engellemediği gibi yokluğu bu saldırıları neredeyse garantilemekte ve adeta haklılaştırmaktadır.Bilinmelidir ki Göktepe’yi gazeteci yapan “ basın kartı” değil halkın haber alma hakkını savunması ve gerçekleri açığa çıkarmak istemesidir ki gazeteciliğin gerçek tanımı da budur. Alanda görev yapan meslektaşlarımıza habercilik yaptıran da basın kartı değil meslek ilkeleri ve emekleridir.

ÇGD olarak basın kartı uygulamasının kaldırılması, gazetecilere verilecek kartların basın çalışanlarınca oluşturulmuş kurumlarca belirlenmesi, sansür anlamına gelecek her türlü yönetmeliğin iptal edilmesi gerektiğini belirtiyor ve tüm meslektaşlarımızı bunlar için ÇGD çatısı altında mücadele etmek etmeye çağırıyoruz.

ÇAĞDAŞ GAZETECİLER DERNEĞİ GENEL YÖNETİM KURULU



 Savaş bölgelerinde gazetecilere saldırmak bir savaş suçudur!
 15 Ağustos 2015, Cumartesi

Ortadoğu’yu yakıp yıkan, gencecik hayatları soldurup, çocukların canına kıyan kirli savaş, birilerinin iktidar hırsı uğruna Türkiye’ye de sıçradı. Yıllarca "barış süreci", "çözüm süreci" adıyla halka umut dağıtan AKP iktidarı, tek başına hükümet özelliğini kaybedince, barıştan anladığının ne olduğunu da göstermiş oldu. Bu şartlarda, günden güne büyüyen çatışma ortamında namluların gazetecilere dönmeye başladığını ise endişeyle gözlemliyoruz.

12 Ağustos 2015 tarihinde Mardin’in Nusaybin ilçesinde yaşanan çatışmada yaralanan polisin hastaneye getirilişi sırasında görüntü almaya çalışan gazetecilere özel harekât polisleri saldırmış, gazetecilere hakaretler savurarak havaya ateş açıp ve darp ederek hastane bahçesinden uzaklaştırmaya çalışan polis, görevi başındaki iki gazeteciyi yaralamıştır.

Bundan iki gün sonra, 14 Ağustos 2015 tarihinde, Tunceli Pülümür ilçesinde Jandarma Asayiş Bölük Komutanlığı önünde bomba patlatılmasının ardından olay yerine haber takibine giden gazetecilere askerler tarafından ateş açılmış kamera kayıtlarına da yansıyan askerlerin ateş açması sonucu meslektaşlarımız ölümden dönmüştür.

İstanbul Sultanbeyli’de yaşanan çatışmada da gazeteciler ateş altında kalmış, İHA Kameramanı Alper Korkmaz’ın kamerasına kurşun isabet etmiş, meslektaşımız hayati tehlike atlatmıştır.

Dünyanın neresinde olursa olsun savaşlarda gazetecilerin, kimi zaman umursamazca kimi zaman da kasten, acımasızca katledildiğine defalarca tanık olduk. Yakın zamanda Suriye’de birçok meslektaşımız vuruldu, kaçırıldı, boğazı kesilerek öldürüldü. Savaşın gazetecilere yansıyan vahşeti Türkiye sınırları içinde de kendini göstermeye başlamıştır.

90’lı yıllarda meslektaşlarımızın çatışma bölgelerinde yaşamını yitirdiğini, yaralandığını, ciddi travmalar yaşadığını tarihe not etmiştik. Ne acıdır ki o kara günleri tekrar hatırlatan şiddet sarmalına girdiğimiz bu günlerde namlular yine gazetecilere dönmeye başlamıştır.

İktidar hırsı uğruna çocukları, gençleri, halkı ve nihayetinde gazetecileri ateşe atan karar vericilere sesleniyoruz.

Sizin yürüttüğünüz kirli savaşın kurbanı olmak istemiyoruz.

Savaş ortamlarında gazetecilere saldırılması, faili kim olursa olsun bir savaş suçudur. Çatışma bölgelerinde görev yapan meslektaşlarımızın can güvenliği için kamu görevlilerinin gerekli önlemleri almasını istiyoruz. Daha da önemlisi ülkemizin bu savaş koşullarından derhal çıkarak barış, dostluk ve huzur içinde bir yaşama kavuşması için hükümeti ve ilgili tarafları sorumlu davranmaya davet ediyoruz. Şiddete maruz kalan ve çatışmalarda tehlike atlatan tüm meslektaşlarımıza bir kez daha geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Merkez Yönetim Kurulu
Çağdaş Gazeteciler Derneği Ankara Şube Yönetim Kurulu


 

 Gazeteciler emekçilerin haklarını gasp etmemelidir, edemezler
 08 Ağustos 2015, Cumartesi
 

Son dönem yaptığı haberlerle isminden söz ettiren, kamuoyunun büyük takdirini toplayan, hakkında davalar açılan ve çok sayıda ödüle layık görülen Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar, kendisine ait resmi web sitesinin editörü gazeteci Saim Tokaçoğlu’nu işinden ayrılmak zorunda bırakmıştır. 

Tokaçoğlu, son 10 yılında Dündar’ın resmi web sitesi olan candundar.com.tr sitesinin editörlüğü de dahil olmak üzere 15 yıldır Dündar’ın internetteki hesaplarını yönetti, prodüksiyon şirketindeki tüm bilgisayarlar ile internet ve network ağlarının sorumluluğunu yürüttü, Dündar’ın çektiği belgesellere de emek verdi. Tokaçoğlu, bu görevlerini 10 yıl boyunca bir gün bile ara vermeden sürdürdü.

Sitenin her ayrıntısıyla ilgilenen Tokaçoğlu’nun, sigortasız çalıştırıldığını defalarca hatırlatmasına rağmen sigortası yapılmamış ve bu uzun yıllar boyunca mağdur edilmiştir. Bir meslektaş olarak Dündar’ın tüm zor zamanlarında da yanında olan ve yıllardır gazetecilik örgütlenmesinin içinde yer alan Tokaçoğlu, bunca yılın ardından işinden ayrılmak zorunda bırakılmıştır.

Muhalif kimliğini sürekli olarak önde tutan, Gezi Direnişine ve toplumsal hareketlere verdiği desteği devamlı vurgulayarak bununla anılma gayreti gösteren birinin, dahası emek haberlerinin geniş yer bulduğu Cumhuriyet’in genel yayın yönetmeninin böylesi bir emek düşmanlığı göstermesi, kabul edilemez. Gazetecilik mesleği kamu yararını gözetiyor olduğundan emeğin haklarının da savunulmasını da gerektirirken Dündar’ın bu tutumu açıklanabilir değildir.

Dündar’ı hukuki sorumluluklarını derhal yerine getirmeye ve aynı zamanda meslektaşı da olan gazeteci Saim Tokaçoğlu’nun haklarını gasp etmekten vazgeçmeye çağırıyoruz.

ÇAĞDAŞ GAZETECİLER DERNEĞİ GENEL YÖNETİM KURULU

 



 
 
© Tüm Hakları Saklıdır. 2015   |   bilgi@cgd.org.tr